Bürokrat, aylık yönetim ve aktüalite dergisidir.
Logo
Burokrat Dergisi

YENİ TÜRKİYEDE HAKLAR VE ÖDEVLER

mükremin-yıldırımÜlke gündeminin yine  çok yoğun olduğu dönemlerden geçmekteyiz. Anayasal haklar bunun başında gelmektedir. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana birkaç defa tamamen bir kaç defa da kısmen anayasa değişikliği yapılmıştır bu ülkede.

İnsanlığın yaşam standartları ve demokrasiler geliştikçe anayasalar, halkın ihtiyaçlarına cevap veremez duruma gelir ve değişim zorunlu olur.1982 anayasası bugünün ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kaldığı için değişimi zorunludur. Yeni anayasa hazırlanması ileri demokrasiye geçişin de bir adımı olacaktır.

Hangi siyasi parti veya kuruluş bu teklifle gelirse gelsin, kim öncülük ederse etsin, Milletin Anayasası olacağı için “Evet” demek gerekir. Bu değişiklik çaba ve çalışmalarını bundan dolayı olumlu buluyorum.

Hak, “Adalet, kanunun gerektirdiği şey, bir emek karşılığı alınması gereken şey.” şeklinde tarif edilir. Bu anlamda toplumun beklenti ve ihtiyaçlarını karşılayan özgürlükçü bir Anayasa da bir haktır.

Memurun, işçinin, kısacası çalışanın emeğinin karşılığını emeği oranında günün koşullarına uygun olarak alması da bir haktır. Sendikalar ve sivil toplum kuruluşları çalışanın bu haklarının işverende kalmaması için çaba gösterirler. Ancak haklar aranırken  ülkenin ekonomik gücü  ve içinde bulunulan konjonktürün dikkate alınması gerekir.

Ücret dengesizlikleri hala devam eden bir ülkede yaşıyoruz. Emeklilerin durumu hiçte iç açıcı değil. Giydirilmiş ücretlerle yükseltilmeye çalışılan maaşların bugün ancak yarısını alabiliyor bir emekli. Emeklilikte rahat etmesi gereken bir kişi emekli olduğuna bin pişman oluyor. Yaşam standardı birden bire yarı yarıya düşüyor. Bunun düzeltilmesi lazım.

Kalitenin yükseltilmesi çalışanla işveren arasındaki yaklaşımla orantılıdır. Sevgi saygı ve hoşgörü karşılıklı rızaya dayanır. Bu da verimliliği artırır. Toplam kaliteyi artırır.

Hak arayışlarımızı sürdürürken işini yaptığımız kuruma ya da şahsa karşı sorumluluklarımız neler, ödevlerimiz neler bunlara da dikkat etmeliyiz. Hangi işin hakkını istiyorum, hakkımı istediğim işte başarılı mıyım? İşverene, ülkeme, milletime bunda benim katkım nedir? Gerçekten hak ediyor muyum? Yoksa çalışmadan, ya da az çalışarak çok şeyler mi istiyorum? Bu sorumluluk bilincinde olan her çalışan bu soruları kendine sormalıdır.

Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak için herkes üzerine düşeni yapmalıdır. İdeolojik saplantı ve çıkmazlardan kendimizi kurtarmalı, ülke ve millet menfaatine olan her iş, düşünce ve fikrin yanında, zararına olanların karşısında olmalıyız. Hiçbir gelişmiş ülkede körü körüne bir şeyin karşısında ya da yanında olunmaz. Bu sosyal gelişmişlik göstergesidir. Netice itibariyle ülke yararına olan her işe “Evet”, haklarımızı aramaya ve yaşanılır bir hayat standardı oluşturmaya “Evet”, ödev ve sorumluluk bilinci içinde  yurttaşlık görevlerimizi yerine getirmeye “Evet” denmeli. İleri demokrasiye geçiş dönemi yaşayan ülkemizde bütün vatandaşlarımızın, çalışanların, işverenlerin, yöneten ve yönetilenlerin her zamankinden daha sağduyulu davranış sergilemeleri gerekiyor. Bu ülke hepimizin. Bizleri kabul edecek başka bir vatan bulamayız. Gösteri hakkı da bir haktır. Ancak kırmadan dökmeden medeni bir şekilde olmalıdır. İdeolojik saplantılar, menfaat ve çıkar  ilişkileri ülke menfaatinin önüne geçmemelidir.

Gezi olaylarıyla başlayan süreç ve devamında gelişen hadiseler tekrar iyi tahlil edilmelidir. Olayların arkasında kimler hangi güçler var, sokağa dökülen bu insanlar, devletin beynine kadar girenler neyin kimin hesabına bunları yapıyorlar. Belki kendileri de kandırılmış olamazlar mı?

Osmanlının son dönemleri de iyi tahlil edilmelidir. Daha iyi yapacağız diyerek Abdülhamit Han’ı tahtan indirenler, onun atadığı valileri alıp yerine kendi adamlarını getirenler koca imparatorluğun çok kısa sürede paramparça olmasına zemin hazırladıklarının belki de   o gün farkında değillerdi. Abdülhamit Han tahtan indirilmeseydi bir beş on yıl daha kalsaydı bugün Ortadoğu ve ülkemiz çok daha farklı olabilirdi. Medine’ye kadar demiryolları yapılmış, o dönemde neft yağı diye de tabir edilen bugünkü petrol olan yer altı zenginliklerimizin haritaları hemen hemen belirlenmişti. Acaba hangi güçlerin oyunuyla bu oyun oynanmıştı.1909 Abdülhamit Han’ın tahtan indirilişi, hemen peşinden I. Dünya savaşı çıkarıldı. Kocaman imparatorluk beş altı yılda darmadağın oldu. Cetvelle çizilmiş gibi belirlenen sınırlar… Oyun kuruculara göbek bağıyla bağlanmış elliye yakın devlet…

Bu ülke üzerinde oynanan oyunlar hiç bitmedi bitmeyecek de! Ülkenin huzurunu bozmak isteyenler görevlerini yapıyorlar. Peki, bu ülke bizim hepimizin diyenler ne yapıyor. Siyasi, ideolojik  ve menfaate dayalı çıkar uğruna neleri feda ettiklerinin farkındalar mı acaba. Yapılan hata ve yanlışlıkların yanında çok güzel şeylerde oluyor, yapılıyor bu ülkede. Hep muhalif mi olmak gerekir. Kim olursa olsun yanlış yapıldığında hemen karşı çıkıyoruz da iyi ve güzel olanlara niçin “İyi oldu.” diyemiyoruz. Eksik yanlarımızdan biri de bu galiba.

Sosyolojik olarak 300 yılda  ancak örfler, gelenekler değişime uğrar denildiği halde maalesef bu durum ülkemizde çok daha kısalmış gibi görünüyor. Gençliğimizin büyük bölümünde aidiyet duygusu azalmış. Geçmişten geleceğe uzanan o kadim çizgilerde kırılmalar meydana gelmiş. Geçmiş adeta unutturulmuş, yerine bize ait olmayan unsurlar ikame edilmeye çalışılmış, bizden olmayan şeyler normalleşmiş, olması gerekenler dışlanmış ya da terk edilmiş duruma düşmekteyiz.

Bir eğitim kurumuna veli olarak gelen bir hanımefendiye kurumu gezdirirken yerlere, kapılara, duvarlara yaptırılan giydirmeleri gösteriyorduk. Sıra Osmanlı padişahlarımıza geldiğinde belki istem dışı öyle bir tepki verdi ki “Bırak ya şu Osmanlıyı, Osmanlı mı kaldı, ne Osmanlıymış” gibi ifadelerde bulundu. Ben de kendilerine  “Geçmişini bilmeyenin geleceği olmaz hanımefendi, iyi de olsa kötü de olsa onlar bizim atalarımız. Selçuklu Anadolu’ya gelmeseydi Osmanlı, Osmanlı olmasaydı Cumhuriyet Türkiye’si olmayacaktı bu topraklarda.” dedim kibar bir lisanla. “Aman, ne bileyim, bize öyle öğrettiler.” dedi.

Evet, bu hanımefendi doğru söylüyordu. Çünkü düşmanlar emeline kavuşmuş, bu ülkenin evlatlarına, bu milletin geçmişini horlama, aşağılama görevi verilmişti. Farkına varmadan o da onu yapıyordu. Hak arıyoruz diye sokakları birbirine katanlar, ağaçları koruyoruz diye meydana çıkanlar, hayvanları koruyoruz diye kurbana karşı çıkıp, yılbaşındaki hindiye ses çıkarmayanlara bunları yaptırıyorlar.

Değerlerimizden, öz kültürümüzden maalesef  uzaklaşıyor, uzaklaştırılıyoruz. Bunlarda bir şeyler bahane edilerek yapılıyor. Namık Kemal, Ziya Paşa’ya “Harabîsin harabati değilsin, kökün mazidedir ati değilsin” derken acaba geçmişi silmek, onu aşağılamak mı istiyordu? Ecdadı ona bu kadar mı yük olmuştu ya da hayal ettiği batı kültürü bu kadar mı ona hoş geliyordu? Sahi zaten Osmanlının yıkılmasına Abdülhamit Han’ı engel gören zihniyet aynısı  değil miydi? Ziya Paşa da, Namık Kemal’e “Ne harabîyim ne harabati, kökü mazide olan atiyim” diye cevap veriyordu. Bu gün geriye dönüp baktığımızda acaba hangisi  haklı görünüyor?

İttihat Terakki belki daha iyisini yapacağız derken bu millete ne kadar kötülük yaptıysa bu gün  şu veya bu sebeple Yeni Türkiye’ye engel olamaya çalışanlar da İttihat Terakkinin düştüğü tuzağa düşmektedirler. Sadece ülkeye yazık etmekle kalmaz, bu defa hep birlikte bu gemide boğuluruz.

Seçimlere yaklaştığımız şu dönemde ülke menfaati dışında  hiç bir çıkar hesabı yapılmadan tüm unsurlarıyla, tüm etnisiteleriyle, birlik, beraberlik ve  kardeşlik havası içerisinde bu dönemi de atlatmalıyız.

Haklar kavga ederek, ülkeyi zarara sokacak eylem ve davranışlarda bulunarak değil, medeni bir şekilde müzakere yoluyla, anlaşarak, görüşerek, herkese hak ettiği oranda hakkını vererek bir çözüm yolu aranmalıdır. Bu ülke hepimizin, Malazgirt’ten, Çanakkale’ye kadar bu millet aynı duygu ve düşünceyle canını, malını ortaya koydu. Can verdi. Şehit oldu. Gazi oldu. Bayrağa, sancağa halel getirmedi. O zaman hala bu kavgalar ve çatışmalar niye. “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz.” dememiş mi idi Yunus Emre’miz.

Münakaşa yerine müzakere, kavga yerine kardeşlik, birlik ve beraberlik yolunu seçerek, hiç kimseyi diğerinden ayrı ve  farklı görmeden herkesin birinci sınıf vatandaş, kendisi kadar diğerlerinin de bu ülkede hakkı olduğunu kabul ederek, önce ülkemizde sonra bölgemizde ve Dünyada örnek teşkil edecek konuma gelebiliriz. Yeter ki herkes huzur, barış, kardeşlik, hak, adalet ve vazife bilinci   içinde olsun. O zaman haklarımıza sahip, ödevlerimize  sadık oluruz. Yeni Türkiye yolunda sanırım böyle ilerleyebiliriz.

Mükremin YILDIRIM

Eğitimci-YADER Genel Başkanı

Bir Cevap Yazın

YENİ TÜRKİYEDE HAKLAR VE ÖDEVLER

Logo

Bu web sitesinde kullanılan ürünlerin tamamı Sistemiki Elektronik™ gözetiminde Bürokrat Dergisi ® 2015 sahiplerine aittir. İzinsiz kullanımlarda yasal süreç işletilecektir.
İlginize teşekkür ederiz.